Eylül, sokak sokak gezebileceğim, keşifler yapacağım, ruhumun en derin noktasına dokunan en güzel ay. Gerçi Mayıs ayı içinde benzer duygular taşırım ama, o biraz daha farklı. Mayıs; yazı karşılar, deniz ve güneşi getirir ardından. Oysa Eylül dingin ve huzurludur…

Öncelikle belirtmeliyim ki, İstanbul’da; vapur, metro veya metrobüs kullanmıyorsanız gideceğiniz yere zamanında ulaşmanızdan vazgeçtim, yaşamınız trafikte öyle bir işkenceye döner ki, yola çıktığınıza çıkacağınıza pişman olursunuz ve zaten böyle gezmenizde pek mümkün olmaz.

Ben Kadıköy’den metrobüsle Ayvansaray’a geldim. Biraz daha keyifli olsun isterseniz Üsküdar’dan vapurla da gelebilirsiniz. Ayvansaray hem Eyüp’e hem de Balat’a gidebileceğiniz orta bir durak. Doğal olarak epey bir mesafe yürümeyi de göze almanız gerekiyor. Ama sakın gözünüz korkmasın sizi hiç yormayan keyifli bir yürüyüş oluyor.

Arkadaşımla buluşma yerimiz olan Eyüp’e doğru yürüdüğümde sabah saat 8.30’du ve henüz birçok dükkan açılmamıştı.  Sabahın renk ve kokusu benim için çok özeldir. Hava berrak, renkler net ve koku muhteşemdir. Işıkları geçip Eyüp’e girdiğimde, yeni restore edilmiş muhteşem ahşap evler karşıladı beni. Evlerin karşısındaki banka oturdum ve uzun bir süre seyrettim onları. Kim bilir kimler yaşamıştı o evlerde. Mutluluklar mutsuzluklar, çekişmeler, aşklar, hayal kırıklıkları, başarılar başarısızlıklar, sevgiler sevgisizlikler… İşte hepsi geçmişte kalmıştı… Sonuçta hepimiz biliyoruz ki her şey geçer…

Yavaşça ve isteksizce banktan kalktım, yol boyunca dükkan sahiplerinin heyecanla dükkanlarını açtıklarını gözlemledim. Bereketli bir gün geçirmeleri için dua ettim. Zordur bütün gün bir şeyler satmaya çalışmak…

Merkeze doğru yürüdüğümde çirkin yapılaşmayı görüp içimin sızısını dindirmeye çalıştım. Meydan meydanlıktan çıkarılmıştı. Oysa her semtin güzel bir meydanı olmalı, çiçekler ve ağaçlarla donatılmış. Sanırım artık, çiçekler ve ağaçlar sadece mezarlıklarda yaşayabilecek.

 

 

Arkadaşımın telefonuyla an’a döndüm ve buluşarak Piyer Loti’ye çıkmak üzere teleferiğe doğru yürüdük. Tabi ki önce arkadaşımın hatırlatmasıyla simitlerimizi aldık.

 

 

 

Pierre Loti Tepesi, İstanbul’un Eyüp ilçesinde Haliç’e nazır muhteşem manzaralı bir tepe. Tepe adını, 1876 yılında İstanbul’a gelerek buraya yerleşen ve sık sık bu tepedeki bir kıraathaneye gelmesiyle tanınan Fransız roman yazarı ve doğu bilimci Julien Viaud‘dan almış. Tepenin adını Eyüp Sultan Tepesi olarak değiştirmek amacıyla belediye meclisine sunulan öneri pek çok çevreden büyük itirazlar görmüş ve belediye meclisince reddedilmiştir.

 

Özlemişim arkadaşımı, çok güzel ve uzun sohbetler yaptık. Pierre Loti’ye çıktıysanız yanınızda simit olmalı ki içeceğiniz çayda size eşlik etsin. Çay ve simidin arkadaşlığı burada başka olur, gülümsetir sizi, deneyin.

Ah Pierre Loti! Burada İstanbul’un en güzel manzaralarından birini seyredersiniz.

Haliç! Yıllarca ihmal edilmiş Altın Boynuz’um. (Altın Boynuz ( Golden Horn ) isminin doğuşu ile ilgili olarak sayısız efsaneye inanılır. Kimilerine göre boynuza benzeyen bu iç suyun güneş ışınları altında altın gibi parlamasıdır ona verilen bu ismin nedeni. )

Dönüş yolunda yolun iki tarafı da tarihi mezarlıklarla çevrili ve mezar taşlarının çoğu bakımsız, taşları kırılmış. Dikkatle incelerseniz, yer yer eski mezarların aralarında yeni mezarlar dikkatinizi çeker ve bu tarihi mezarlıkta bunun nasıl olabildiği konusu bir türlü anlam kazanmaz beyninizde…

Uzunca bir yürüyüşten sonra yeniden meydana indik. İkimizde boş olması gereken ama olmayan meydana baktık ve oyalanmadan hızla geçtik.

Köşe yazarlarının yemek yiyerek methettikleri lokantaları, acaba doğru mu yazıyorlar yoksa reklam mı diye her zaman düşünmüşümdür. Burada da yine bir köşe yazısından “Mangalda Kuru Fasulye” diye not etmişim telefonuma. Arkadaşım da onaylayınca gidelim dedik ve maalesef ikimizde beğenmedik. Salçada aşırıya kaçılmıştı ve fasulyenin tadı bize göre mahvolmuştu. Lokantadan çıkarken, genç bir beyefendinin ekmeğini kuru fasulyenin suyuna banarak zevkle yediğini gördük. Demek ki her konuda olduğu gibi zevkler değişiyordu.

Balat’a doğru yürürken eskiden kalma Arnavut kaldırımlarının hala yok edilmediğini görmek, bizi şaşırtan, dikkatimizi çeken daha birçok güzellikle çok mutlu olduk. Restore edilmiş harika bir evin yanında izbe boş bir ev görebiliyorsunuz. Bir tarafta bugünü diğer tarafta 50 yıl öncesini gözlemleyip şaşırıyorsunuz. Ve hala hastalarına ayna çekeceğini söyleyen bir doktor tabelası ile karşılaşabiliyorsunuz!

Adeta tüm sokaklarda pozitif ve negatif enerji savaş halinde. Ama onca yılın güzelliği taşlara öylesine sinmiş ki, negatiflik izbe evlerin kırık camlarından bile çıkamıyor.

İstanbul içinde bir güzel İstanbul burası. Bu sokaklara, bu güzellikleri görecek birilerinin elleri değmeli…

Epey dik bir yokuşu tırmanarak, Kırmızı Mektebe ulaştık (Özel Fener Rum Lisesi ve İlköğretim Okulu). Tek kelimeyle muhteşem bir yapı! Eğer hala görmeyeniniz varsa sadece bu binayı görmek için bile buralara gelin derim. Bu okulda öğretmen veya öğrenci olmak muhteşem bir duygu olmalı!

Vikipedi’nin verdiği bilgilere bakarsak: İstanbul Fener’de, İstanbul’da faaliyet gösteren çok az sayıda kalmış Rum eğitim kurumlarından biridir. İstanbul’un en güzel yerlerinden birinde yer alan okul, gerek mimari yapısı gerekse tarihsel değeri ile İstanbul’un en görkemli binalarından biri. Patrikhanenin arkasında, Sancaklar Yokuşu’nda bulunan okul, Fransa’dan getirtilen kırmızı tuğlalardan yaptırıldığı için halk arasında “Kırmızı Okul” diye de anılmaktadır. Haliç’in her iki tarafından da görülebilen okul, kırmızı rengi ve kubbeli mimari yapısı ile hemen göze çarpıyor.

Dönüşte epey yorulmuştuk, gözümüz bir kafe arıyordu ve yolun sonuna geldiğimizde köşede harika ahşap masa ve sandalyeleri olan güzel bir kafe gördük. Masaların hepsi ahşap ve sadece bir tanesi plastikti. Ve sadece o plastik olan masa boştu. Açıkçası oraya oturmak istemedik. Sizce neden herkes plastik masayı bırakıp ahşap olan masalara oturmuştu? Hepinizin de bildiği gibi her eşyanın enerjisi vardır ama, ahşap farklıdır, yaşar. Müthiş bir enerji vardır onda ve siz hiç anlamazsınız, o sizi çeker. Tabi ki artık birçok kafede plastik masa ve sandalyeler var. Hatta ahşap görünümlü plastikler! Yürümeye devam ettik ve maviye boyanmış ahşap sandalyeleri ile harika bir kafe gördük. Öyle ki sandalyelere oturduğumuzda kaldırım taşları ile birleştim ve birkaç yaşam geriye gitmenin güzelliğini yaşadım.

Şimdi böyle bir kafede nasıl bir kahve geldi diye soracak olursanız tek kelimeyle “HARİKA” diyebilirim. Kahve bol köpüklü, küçük bir bardak ile su içinde damla sakızı. Arkadaşım “Oooo damla sakızlı” dedi. Kafe sahibi ise; “ Ah efendim kahveden anlayan birilerinin gelmesi ne güzel! Bu nedir, bunu ne yapacağız diye damla sakızını gösterip soruyorlar” dedi.

Ah bunu yapmasan, o güzelim mekâna egonu eklemesen olmaz mıydı? Herkesin bunu bir ilk gördüğü an vardır öyle değil mi?

Sohbet sohbeti açtı, epey uzun bir süre oturduk. Yağmur çiselemeye başladı ve ben çok uzun yıllar öncesine gittim. Sevgili arkadaşım Ayşe ile Beyazıt’tan Çemberlitaş’a doğru yürürken yağmura yakalanmıştık ve ben sığınacak bir yer ararken arkadaşım “Hayır lütfen ıslanalım” demişti. Sevgili Ayşe, benim güzel Arkeoloğum kim bilir nerelerdesin! Sadece 2 ay okuduğum Arkeolojiden ne güzel bir arkadaşlık doğmuştu. Son görüştüğümüzde Mısır’a gideceğin için çok heyecanlıydın. Bende senin adına sırlar ülkesine yapacağın yolculuk için çok heyecanlanmıştım. Çünkü tur ile seyahate değil orada yaşamaya gidiyordun.

Sevgili Gülten’le ayrılma zamanımız gelmişti. Spontane gelişen bu güzel gezi için birbirimize teşekkür ettik.

Başka bir gezide görüşmek üzere, gezme ve görme aşkınız hiç eksilmesin…

Paylaş
Sonraki İçerikEylül-2

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here